PİRELERİN SESSİZLİĞİ

Önbakış: "Everything that has a beginning has an end, Mr. Anderson." demiş...
Öyleydi cidden de; haftalar evvel bir çarşamba gününün son iki saatinde sıkıntıdan yazmaya başladığımız hikayeler silsilesinin sonuna gelmiştik işte ve bunda aktif rolü üstlenen, değerli yoldaşım Erdem'di. Aslında her ne kadar Pirelerin Sessizliği'nin yazım sürecinde bu duruma işaret eden çeşitli davranışlar sergilemiş olsa da... Bilemiyorum, belki de ben görmek istemedim, görmezden geldim. Sonrasında, "Peki neden?" soruma cevaben, "Abi, artık yazarken pek eğlenmediğimi fark ettim." manasına gelen bir şeyler söyledi; zavallıcık kendisine retorik bir soru yönelttiğimi anlamamıştı. Nedenini elbette biliyordum:
Bu hikayeleri yazdığımızdan haberi olmuş ve onları kısmen de olsa okumuş bir kaç arkadaşımız vardı. Bir iki tane kız arkadışımız da okuyanlar arasındaydı. İşte ilk kez o an fark etmiştim, değerli arkadaşım Erdem'in yüzündeki; tıpkı annesini kaybetmiş ve bir köşeye sinmiş minik bir kedi yavrusununkini andıran o tedirginliği, titrekliği... Sevgili dostum, içten içe "Lan gitti karizma mına koyyim, ileride ben bu hikayeleri yazmaya devam edersem, acaba herhangi kız yüzüme bakar mı? Hss sktr..." diye ağlıyordu. Bu savımı kendisine söylediğimde şiddetle inkar etti, fakat ellerinin birbirine dolaşması, sol gözünün bir an için seğirmesi gözümden kaçmadı.
Sonrasında daha fazla yapacak bir şey kalmamıştı. 2589 kelimeyle, yazdığımız en dev hikaye olan Pirelerin Sessizliği, FRA-MA Project'in baş köşesine otururken bir çağ kapanıyordu. Ama her biten çağ, yeni bir çağın habercisidir. Zaman çarkı döner ve çağlar gelir gider. Olmuş olan, olacak olan ve olmakta olan, her an gölgenin altında ezilebilir. Bu, Fragman için bir son olmayacaktı. Kısa süre sonra kalemine sarılacak, ve onu yarı yolda bırakan dostu için epik bir intikam sagasına başlayacaktı; "Kahpe Papağan Satınca" Hikayeleri...

------------------------

fragman
maersk



“Iyy iğrenç! Bu kokan da nedir?” diye vızıldadı yarım asırlık zurafet delisi. Gerçekten de çok pis bir koku duyuluyordu. İhtiyatlı adımlarla ilerlemeye başladı. Üç adet mumun titrek alevleriyle aydınlanan koridor, havasız ve rutubetliydi. Duvarlara yapışmış olan türlü küçükbaş hayvanların kafaları olması gerekenden üç kat daha büyüktü. Zurafet delisi koridorun sonundaki kapıya doğru koştu. Koku dayanılmaz olmuştu. Kapının tokmağına doğru uzandı ve onu yavaşça çevirdi. Kapının açıldığını belirten klik sesinin ardından içinde bulunduğu görkemli şato, gayet sessiz bir şekilde çöktü. Toz da çıkmadı hiç...Oradan geçen bir astım hastası için hiç de iyi değildi bu durum. “Ben asmadım!” diye bağırdı hiddetle. “Ben bir asma ağacıyım!” diye kükredi. Asmadan korkan kedi, pır, dedi uçuveremedi. Çünkü uçu parayla ölçülemeyecek kadar değerli bir şeydi, onu herkese veremezdi. Aslında insanlar çağlar boyunca banknotları yanyana koyarak onu ölçebilmişlerdi, yaklaşık 23 banknot uzunluğundaydı. Kaşığını çorbasına daldırıp suratına fırlattı.
Bunu kendi reflekslerini ölçmek için yapmıştı, ancak kaşık çok kötü çarptı ve kedi bayıldı. Kendine geldiğinde, güneş kendini bilmez bir pire tarafından yenileli tam bir ömür geçmişti. Oradan geçen bir ermiş kişi kediye baktı ve haykırdı: “Lanet olsun dostum! Sen ne arıyorsun burada?” Kedi çatlamaya başladı. İçinden garip ışınlar çıkıyordu. Ermiş kişi cebinden bir sigara çıkardı. Her yer ışın olduğundan gözleri kamaşmıştı. Sigarayı dudakları arasına yerleştirdikten sonra çakmağını çıkardı. Garip bir yaşam formu bağırarak onlara doğru koşmaya başladı: “HAAAYIIIIR!” Ermiş, çakmağını çaktı...Patlama, son derece şiddetliydi. Evren, her şey, patladı. Fevzi Çakmak ve tavuğu bile. Patlama sonrasında garip yaşam formunun son bağırışının yankıları boşluğa yayıldı: “HAAAYIIIIR..AYIIIIR..IIIR...” Milyarlarca yıl sonra yankılar maddeleşmeye başladılar. Büyük küçük; Ha, A, Ay, Yı, I ve IR gezegenleri tüm boşluğu doldurdular. Boşluk folloş olup, boşluk olmaktan çıktı. 3 dakika içerisinde tüm gezegenlerde yaşam başladı. Bunu takiben süren iki dakika içerisinde evrim hızla gelişti ve 11 saniye sonrasında da teknoloji çoktan had safhaya ulaşmıştı bile...
Bir takım gezegenler, bu hızlı gelişmeden nasiplerini alamadılar. Yaşam geç başladı, evrim çok uzun sürdü, teknoloji için kasıldı. “Ay” sınıfına ait olan bu gezegenlerden biri de bizim gezegenimizdir. Gezegen üzerinde yaşamlarını sürdüren formlardan biri, diğerlerine nazaran çok daha akıllıydı. Yani sekiz adet psikomotoru vardı. Bu canlı, insandı. İnsanlar da kendi aralarında çeşitlilik göstermekteydiler, ama bu türleri saymak çok uzun sürer. Öz olarak şu söylenebilir: İnsan, o patlayan kedinin soyundandır. Bu yüzden, evrenin oluşumuna dair tek hatırladığı şey büyük patlamadır. Yani atasının patlayışı... ve senin de patlaman yakında gerçekleşecek! Ha, ha, haaa!
No van daz gözlerini açtı. Bu kötü kabusun bittiğine çok sevinmişti. Eline geçirdiği bakterileri etrafa savurmaya başladı. Ancak savurganlığı ona pahalıya mal oldu. Neyse ki varlıklı bir aileden geliyordu. Varlıklı aile onu iki gün boyunca ağırlamıştı. Artık çok ağırdı. Bunu fark eden Kurabiye Bey, abisine baş vurdu, çünkü o bir kurbağa yarışçısıydı. Yurtdışına kurbağa yarışı ihraç eden bu fındık tanesi, kronolojik sıraya yerleşti.

Bu olayın iç yüzünü çözebilmek sanıldığından daha zordu. Tek bacaklı mutfak kırkayağının ölümünden bu yana böyle şeyler olmazdı. Kendini çimento kamyonu çimlerin üzerinde mutlulukla yuvarlanmaya başladı. Çalıların arasında patates kızartması yapan polis şefi, çoraplarını yiyerek bu konudaki duyarsızlığını bildirdi. Sosyete açması yemek için birbirleriyle yarışan sümüklü timsahlar kendilerini kaybettiler. Evin her köşesine bakmış olmalarına rağmen kendilerini bulamıyorlardı. Tebeşir Derneği bunun için elinden geleni yapmaya kararlıydı. Eli terleyen tebeşir, teri yaptı. Terry çok üzgündü.
Üzüntüsünü mavi ıhlamura bulayıp, bulamadı. Her yeri talan etti. Olay mahaline gelen tektonik iridyum marangozları, bakışlarını gökyüzüne kaydırdı. King-Kong bunu hiç beğenmedi, çünkü ayağı sakattı. Ayak, tekerlekli sandalyesine binip, melez barbarlar yaratmaya başladı. Barbarlar kısa sürede klostrofobik enfeksiyon kaptılar ve anıra anıra öldüler. Ansızın bastıran yağmur Mudanya Ateşkes Antlaşması’nı imzaladı. Şeffaf güvercinler buna çok sevindiler ve akabinde, bismillah, deyip yok oldular.Netekim küçük kuyruklu tilkilerin bu konuyu görmezden gelmeleri anlaşılmazdır. Görmez, onun bir zapatista ipliği olduğunu var sayarak, tuvaletini cam sileceğine yapmıştı. Anahtar deliği, teyzesi Mustafa’ya büyü yaparak onu büyüttü. Buna çok siniri bozulan pencere pervazı, sinirlerini tamire verdi. Tamir Bey ve karısı Tamire çok iyi geçiniyorlardı. Bir çocuk babası, üç transatlantik büyükbabasıydı ve Urduca biliyordu. Kusmakta olan pire, kedi mamasına karışarak bir menekşeye yem oldu. Menekşe sıçtığında o da özgürlüğüne kavuştu ve havalandırma peneresine yapıştı. Çok mutlu ve bahtiyar gözüküyordu.
Guuğhk, pireye cebinden çıkardığı toksik atığı fırlattı. Pire, Guuğhk’un orada olduğunu fark etmemişti. Bu yüzden gafil avlandı ve Piredator olmaya karar verdi, ancak yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Kestirme yolu tercih etmişlerdi. Vatikanlı krizantem virtüözleri olan bitenin farkındaydılar. Bir karar almakta gecikmediler. Ama onu sadece kara borsada buldular. Cilalı tosbağa yavşaklarının iktidara gelmeleri umurlarında bile değildi. Çünkü bir felaket olmuştu.Kutularından çıkan mozambik adaptörlerinin kuyruklarını sıkarak sıçramaları korkunç bir görüntü oluşturuyordu. “Meğer kravatlar, tahta kurularından daha zekilermiş.” diye dehşetle ağladı şeftali tüyü. Dediklerinin zincirleme bir badanaya dönüşeceğini nasıl bilebilirdi ki? Saten boyalar zaten ishal olmuştu. Geriye bir tek muz ağacı kalıyordu. Guuğhk, pire ve şeftali tüyü hep birlikte boruları ısırmaya başladılar. Amele domates çekirgelerinin koşuşturması sırasında optik mouselar atağa geçtiler ve böylece utangaç foseptik kertenkelelerinin sonu gelmiş oldu.
Kızıl Ordu hemen harekete geçti ve daha o an bir artezyen kuyusu açtı. Paslanmaz varil kalibreleri bir bir kuyudan düşmeye başladılar. Bu olaya antiseptik potasyum defilesi de eklenince, tam bir cıngıl çıktı. Her yer üç metrelik kaniş yavrularıyla dolmuştu. “Müsahit bir yerde lütfen!” diye ötmeye başladılar iki adet sakız. Kukuletalarını çıkarıp selam verdiler, sonra da iki yüz üçlü salto atıp, kuzeye doğru yöneldiler. Minessotalı plastik yılanlar bölünmeye başladı. Ayyaşlar bunun karşısında şoka uğradılar ve bir kilo patlıcanla bir adet salam satın aldılar. Leblebi, pireyi tehdit etti.Pasifik tahta süngeri pireyi teselli etmek için ona bir fok hediye etti. Selpak mendil bu olayı büyük bir sevgiyle karşıladı. Alman asıllı ve Türk yedekli tornavidalar, tsunami şinitzel yedikten sonra geğirmekle yetindiler. Silgi sineği odanın orasından burasına çarpıp duruyordu. Oyuncaklarını çıkaran nöroplastik gargara kaloriferlerini yedi. Tekerleklerini giyen okaliptüs papağını ise işe geç kalmıştı. Zönerimtrak kurabiyeler gece görüş gözlüğü satın aldılar. Simon, dişlerini fırçalamaya gittiği için idama mahkum edildi. “Evrendeki köşemiz” programına katılan patates cipsi patladı...
Bütün bunlar, çıkan cıngılı biraz olsun betimliyordu. İki saat içinde her şey eski haline döndü. Sadece kurbağa suratlı trenler azgın azgın işler çeviriyordu. Oldukları yerde hoplayıp zıplayıp, minik depremler oluşturuyorlardı. Novandaz bunu öğrenince o kadar sinirlendi ki, faşizm yanlısı ambulans mongollarına kusarak, jeopolitik kanunların neylere dönüşmesine sebebiyet verdi.
Neylere dönüşen kanunları Mercan Dede yemeye başladı. O artık bir anneanne olmuştu. Torunlarını hiç sevmeyen Mercan Dede, onları kokoreç yapıp satürnün halkalarına kattı. Halkalar artık en zayıf halka olmuştu. Slalom yapan pasta tabakları uzaya saçıldılar. Onları kurtarabilecek tek kişi fa anahtarıydı. O kadar çok histopatolojik domuz patisi olay yerine doluştu ki, fa anahtarı Bay Kubidik’e baş vurmaktan başka bir şey yapamadı. Artık başı çok ağrıyordu. Neredeyse bir kaç ton ağırlığındaydı. Bölgede dönüp duran Elif Pide sakinleri olay hakkındaki görüşlerini osurarak belirttiler. Bateri çalmak isteyen Küba fanilalarının yapacağı tek şey şuydu:
Mezopotomya Tikileri Derneği’ndeki, x-large ahtapot bamyalarını bulup, pire haklarını savunmak.
Turuncu tahta süngeri, fanilaların yanındaydı. Onları destekleyeceğine söz vermişti. Hep beraber tikiler derneğinin yolunu tuttular. Yol kıpırdayamıyordu. Umutsuzca çırpınıyordu. Bir öküz-köstebek melezi olan Kösteküz Bey yola doğru yaklaştı. Bir anlık fırsattan istifade eden yol, hemen kaçtı. Sünger, fanilalar ve Kösteküz Bey onu takip ettilerse de, kaçırdılar. Artık yolsuzdular. Bir mistik enstantane onları polise ihbar etti. Yol ise kaçtıktan tam iki gün sonra bir hana uğradı.
Ona handa GezerYol diyorlardı. O gece hana uğrayanlar arasında Nazgül ve arkadaşları da vardı. Nazgül, tiki ve salak bir kızdı. O yüzden Mezopotamya Tikileri arasında haklı bir üne sahipti. Ün’ü parmağına geçiren kişi görünmez olabiliyor ve farmatolojik monitör karıncalarını görebiliyordu. İptal olan uzatma kablosunun yerine kızarmış havuçlar geçti. Sri Lanka tüberkülozlarını hiperkülotlar takip ediyordu. Son anda önlerine geçen dişi Oscar ödülü, kendini kırık kukuletaların içinde buldu. Durum karşısında şok olmuş, daha sonra Migros ve Gima olmuştu. Tavanda sohbet eden kalorifer petekleri, arıları hiç sevmezdi. Acıkan kol saatlerini doyurabilecek tek şey acı kan içmekti. Hüseyin Karatahta için bu hiç sorun olmayacaktı kim bilir? Grafiti ve enginar kombinasyonu, sniperların duvarda yürüyebileceğini sağlayacağı gibi, aynı zamanda klozet orangutanlarının birer üriner psikoza dönüşeceğini öngörmektedir. Bunun üzerine Er Ryan’ın pireden yardım istemesi, gayet doğal papatya özü olur.
Pirenin yardımsever kişiliği, onun Ryan’a, hayır, demesini imkansız kılıyordu. Çünkü üç vakit farz, iki vakit sünnettin. Sünnettin Abi pireye şüpheyle baktı. Ryan’a yardım etmesini istemiyordu. Ancak pire, Sünnettin Abi’nin dediklerine kulak asamazdı, onun işleri başından aşkın nur yengeçti. Pire yavaşça ayağa kalktı. Marstan sipariş ettiği şamdan takımı ufukta görünmüştü. Telaşla bağırdı: Thirty seconds!“Thirty seconds değiiiil, turta solungaçlarıı” dedi galeta sosuna bulanmış çörek orangutanları. Gelenin şamdan takımı olmadığı, hürriyet Pazar takımı olduğu anlaşıldığında çok geçti. Sütyen fabrikaları birer moron sandvicine dönüşmüş, kristal uçak şıllıkları ise birer manganez yatağı olmuşlardı. Gördükleri karşısında çok ürken bey, kardeşi Erken Bey’i hiç sevmezdi. Oklava katkılı Manisa padişahı bunu yasaklamaya karar verdi. Singer dikiş makinası ve Singerin yatayiş makinası bu yasağa karşı koymak için yemek yemeye koyuldular. Yemek Yeme, aldığı sayısız yumruklar ve en sonunda bir sağ kroşe ve sol kriko ile yere yığılmıştı.
Olay, Yığılca mahalinde gerçekleştiği için, çığ tehlikesiyle karşı karşıya kalındı. Bölgede misket havası esti. Ortam kızıştı. Sardalya beyinli antişizofrenik midilliler, berelerini takıp bezdiler. Transeksüel nitelikli filanca canlılar, isimlerinin gizli kalmasını istediler. “Bizim aramızda gizlisi-saklısı olmaz! Casus musunuz siz?” diye celallendi James Bond. “Sen sus be, dallama!” diye bağırdı bir megaloman. Ne olduysa o anda oldu ve büyük bir tartışma boy gösterdi. “Ha, haaa! En uzununuz benim. Been en büyüğüm!”; pire saklandığı delikten çıktı ve tartışmaya baktı. Avucunda bir şey tutuyordu.Pirenin avucunda kıpırdanmaya başlayan papatya kruvazörleri güneşlenecek bir plaj arıyorlardı. Onu bulamayınca, bulutlanacak bir plak aramaya koyuldular. Ürkütücü bir plastik atom zırtapozu çoraplarını çıkarıp “şübelep şübelep” diye sesler çıkarmaya başladı. Oysa Rıza Abi’nin bizim için yapabileceği şekersiz çayların makarnaya dönüşmesi ilginç olmaktan öte, çok acıklı ve muzaffer bir öyküdür.
Bu muzafferane öyküyü, yalnızca uyumak istemeyen bir grup ökse otu bilmekteydi. Ama onların da soyları tükendi (Halen soya aramaktadırlar). Kızıl renkli teneke kutu, kıpırdamaya başlamıştı. Yalnızca, İtalyanlar yaklaştığında böyle bir tepki verirdi. Muzafferane öyküyü aramaktan bıkan Doğa Bey, 007 Büdü’yü görüşme odasına çağırdı. Hemen oracıkta domalan bir uyku taneciği, bir takım şeyleri feda etmesi gerektiğini anladı ve gülümsedi.Seda, neyi feda edeceğini bilemediği için, ceza aldı ve mimozalarla birlikte yaşamaya başladı. Onun bu mirotronik filozofumsu çorbası karşısında yapabilecek hiçbir şeyi yoktu. Olan biteni izledikten sonra bütan gaz ocağını yakarak beton franbuazlarının üremesine son verdi. Sonu alan kızarık Santiago tehdit telefonları almaya başlamıştı. Telefonlar kısaca şöyleydi: Tehdit 3310, Tehdit 6520 ve Tehditsson t23. Tehdit telefonlarını karaborsada satan satan, kendisine taparak megaloman bir satanist oldu. Karaborsanın bu satışa rağmen denizborsa olmaması ölümcül bir kestane tarafından korkuyla karşılandı. Korku onu içeri aldı.
“Hoş geldiniz, hoş geldiniz! Ne de iyi oldu geldiğiniz!”. Korku, hemen mutfağa koştu ve bir fincan bulup, Finlandiya’daki eniştesi Can’ı aradı. Ancak görünüşe bakılırsa, eniştesi evde yoktu. Cumartesiyi aramaya karar veren korkunun, canı çok sıkılmıştı. Panayıra katılmaya karar verdi. “Seviyeli sevgi” konferansından çıkan kerkenez sürüsü, korkuyu tutup, dışarı attılar. Lakerdaların yaşam sırrı ise, o sırada makarnaya dönüşmekle uğraşıyordu. Çilekli heykellerin yağmasına dayanamayarak, yakaladığını yanardağın içine fırlatmaya başladı. Bu feci eylemin mağdurlarından biri olan pire, lavların içine düştü ve yüzmeye başladı. Oradan geçen bir zampara, pireye selam verip, kaderine göz yumdu.
Kader, yumulan göz karşısında imalı bir surat ifadesiyle etrafa bakıyordu. Kader, sonra dekoderine sarılarak mutlu bir gece geçirdi. Gece boyunca etrafını saran “mut”lar, birer domates çorbası edasıyla, Eda’nın sevgilisini boynuzladı. Guuğhk’un amcaoğlunun bu durumu bir kedi olarak değerlendirmesi takdire şayan bir olay olmaktadır. Sırtına “kik mi” şeklinde post-it yapıştıran postmodern kaplumbağa, buna karşılık “hayır kik değil” diye bir pankart açtı.
Kavuniçi renginde iki adet porsuk, pankartı görünce gülmekten yerlere yattılar. Ayağa kalktıklarında, gözlerinde büyük bir öfke yer almaktaydı: “Kim, buranın temizliği ve asayişinden sorumlu olan kişi?!” Bir anda herkes sus pus oldu. Kimseden çıt çıkmıyordu. Kaplumbağa bile pankartını indirmişti. Uzakdoğulu bir osurma teknikleri ustası, porsuklara doğru yaklaştı: “Aradığınız kişi, ben oluyorum.” Porsuklar duraksadı. Bir otobüs gelip, yanlarına yanaştı. Otobüsü gören çapulcu, korkuyla irkildi. Bir anda yaygara kopuverdi. Herkes panik içinde kaçışıyordu. Gözle görülemez boyuttaki misyonerlerin orada tezahür etmeleri, yalnızca tek bir konuya açıklık getiriyordu:
Kruvazör moronları büyük bir hızla Sen öyle san fransisko kentini ele geçirmekteydi.
Hız, üç katlı bir apartman büyüklüğündeydi ve çok hızlı konuşuyordu. Eline bazukayı aldığı gibi küçük gölün içine attı. Küçük göl bu afiyetli yemek için teşekkür edecekti, ancak korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, hakka tapan milletimin istikbalde istikbalde stüdyo kolekşıın. Bu korkunç teklif karşısında gazetelerin manşetine çıkan şu haber kraker formalitelerini şoparlaştırdı: “Kurabiye kusmukları üç gün içinde muktedir olacaktır, duyurulur!”
Yengeçlere özgü duyularına güvenen bir sinagog, yazıyı tam ortada kalacak şekilde yırttı: “Bunların hepsi palavra!” diye kestirip attı. Neyi kestirip attığı keşfedilemeyince, hakkında dava açıldı. Beş yıl boyunca klozetlere mozaik döşeme istemiyle yargılandı. Yargıç, duruşma sonunda, Mörfi’nin 31. kanununun 16. maddesinin radyoaktik olduğunu fark ederek, böğürdü ve kararını şu şekilde dile getirdi: “Sanığın, marjinal faşist, rivayet kırlangıçlarıyla müebbeten sürgününe karar verilmiştir. Vatana millete hayırlı olsun!”Bu huzur verici karar karşısında üzerine domatesleri çeken demiryolu mıknastısları, bir ayakkabı çekeceği edasıyla yerine oturdu. Oysa elektrik faturası böyle düşünmemekte ısrar ediyordu. Kelepir kravat kavanozları müsamere yapmak için sahneye çıkınca çok korktu ve bir inşaat demirine sarıldı. Ayakkabı kutusu ve havalandırma deliği, bu ilahî işaret sayesinde profiterol yiyerek ruhlarını özgürlüğe kavuşturdu.
Ruhlar ve özgürlük, birbirlerini tam yedi yıldır görmüyorlardı. Birbirlerini tekrar gödüklerinde çevredeki tüm duvarların boyanmış olduğunu fark ettiler. Daha sevinmeye vakit bulmadan, ağır tiner kokusundan kaçtılar. Hepsi farklı yerlere kaçtığından dolayı da, birbirlerini kaybedip, evlerine geri döndüler. Tam iki bin yıl boyunca sırra kadem bastılar. Kimse onları ne gördü, ne de varlıklarına dair bir işaret bulabildi. Sanki buharlaşıp yok olmuşlardı. Öykü, efsaneye, efsane de mite dönüştü. Bütün bunlardan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın, kuruluşu öncesinde ne kadar sıkıntılı günler geçirdiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, pire bile hayretini gizleyememiştir.Oysa, hayreti onun için çok önemliydi. Hayreti, kardeşi kar canvarı Yeti ile birlikte parkta gezmeye çıktı. Parka park etmiş uçan ambulanslar, Naregatsi’nin ambiansının çok farklı olduğunu düşünerek çıtır karides kızartması yemekteydi. Karideslerden “iyi kızlar cennete, kötü kızlar her yere, çıtır karidesler nereye” türküleri yükselmekteydi. Yükselen türkü, deniz seviyesine ulaştığında “blup blup bululup” diye ilginç seslere dönüştü. Yakınlardaki bir aysbergin üzerindeki penguen, aysbergten Ayberk’in üstüne atladı. Ayberk bu espri karşısında bir martıya selam çaktı.
Martı, bir ağaca çarpıp yere düştü ve şaşkın şaşkın Ayberk’e baktı. Sonra da ona doğru yürüdü ve bu yaptığının çok yanlış ve üzücü bir şey olduğunu lisan-ı üslupla belirtti. Ne var ki, Ayberk’in zeka seviyesi denilenleri anlamak için yetersiz kalıyordu. Öküzün trene baktığı gibi, o da martıya baktı. O günden sonra herkes, bön bön bakmayı “Ayberk, martıya bakar gibi” olarak nitelemeye başladı. Yalnızca bir iki vatan haini bu görüşe karşı çıkarak, noelin Madagaskarlılar tarafından kutlanması gerektiğini savundular. Parlamentoda yer alanlar buna çok güldüler ve de geceliklerini giyip, Parliament gece sinemasını sundular. Sinem, ası attıktan sonra üzerine bir de vale koyup gülmeye başladı. Yakın otoriteler, bu gülüşün sebebini bulamadıkları için hükümet düştü ve de oligarşi başladı. Halk, mısır gevreklerine yöneldi, ardından da bir kahramanlık destanı yazıldı. Aslında yazılıydı. Tam elli iki kişi, 1 almıştı. Yazılıyı olan sınıfın mevcudunun sadece otuz yedi kişilik olması da konuya ayrı bir boyut getirmişti.Boyut bayatlamıştı ve de pis bir koku yükseliyordu (nirvanaya erdi). Zurafet delisi birden önünde beliren pireye şaşkınlıkla baktı ve vızıldadı:
“Iyy iğrenç! Bu kokan da nedir?”



- ANNEEE, BİTTİ -

Bu hikaye gerçek bir olaydan alınmıştır. Hikayede adı geçenlerden;

Novandaz: Gördüğü kabustan sonra doktorlarca rehabilitasyona alındı. Sakin bir yaşantı sürmesi gerektiğinden, Pasifik Adaları’na taşındı. Halen orada tahta süngerleriyle nezih bir hayat sürmektedir.

Guuğhk: 5 yıl sonra o da, Rıza Abi’nin çayları ve de lakerdaların yaşam sırrından sonra makarnaya dönüşenler kervanına katıldı. Bundan sonra yaşamını kervansaraylarda sürdürdüğü sanılıyor.

Pire: Zurafet delisiyle karşılaştıktan sonra, ona büyük yardımları dokundu. Sinagogun da sürgünden kaçmasında rolü olduğu sanılıyor. Polisin 4 aylık takibinden sonra bir mağarada aklını yitirmiş olarak yakalandığında, garip bir parıltı hakkında sayıklamaktaydı.

Pasifik ve Turuncu Tahta Süngeri: Çok geçmeden evlendiler ve Pasifik Adaları’na yerleştiler. Orada, Novandaz’a kalan hayatında eşlik ettiler.




1979 yılında sayıları bir milyonu bulan Guuğhklar, günümüzde korunma altında olup, sayıları 500’ü geçmemektedir.

Hiç yorum yok: