Kahpe Papağan Satınca Hikayeleri #4

Önbakış: Bir önceki hikayede içimi kısmen döktükten sonra, biraz sakinleştim tabi. Biraz... Ama sonuçta daha yazılacak şeyler vardı ve ben de fazla beklemeden kolları sıvadım.
O ana kadar bu yeni serimi tanımlamak için kullandığım “Kahpe Papağan Satınca Hikayeleri” isminin hikayelere doğrudan bir katkısı olmamıştı hiç. O yüzden bu sefer bu ismi daha somut bir şekilde kullanmaya karar verdim. Böylece başlıkta bu serinin yazılma gerekçesi hâlâ dururken, diğer yandan hikayenin içeriği de söz konusu olacaktı. Haliyle, buna odaklanmışken, Erdem’i “anma” adına fazla bir girişimde bulunmadım. Gariban, zaten bir önceki acımasız hikayem yüzünden şok olmuş, tir tir titriyordu. “Şimdilik onu kendi haline bırakayım, sakinleşsin.” dedim. Ben hikayemi yazarken, zavallıcık sadece sonraki hikayede bir kere daha yamulmak için kendine gelecekti...


------------------------



“Kâhpe!” diye böğürdü papağanın suratına, “Paramı geri ver!”. Ondan satın aldığı hikayelerin hepsi, eve gidene kadar okunamayacak hale gelmişti. Yağmur yüzünden değildi, gayet iyi muhafaza etmişti hepsini. Sorun, kullanılan kalitesiz mürekkepteydi. Bundan da papağan sorumluydu. Duvardaki, parlaklığını kısmen yitirmiş pirinç levhayı gösterdi papağan: “Para iadesi söz konusu değildir.” yazılıydı kötü bir el yazısıyla. Papağana aitti bu yazı doğal olarak.
Adam, şaşkın şaşkın levhaya baktı; “Ama dün bu levha burada yoktu?!”. “Hayır, vardı.” diye konuştu papağan ağır ağır. Adam dişlerini sıktı, burnundan soludu ve zerzevat dükkanından hışımla çıktı.
Gerekli Şeyler” idi mağazanın adı; papağan işletiyordu burayı. Açılışını dokuz hafta kadar önce, ekimin ortalarında yapmıştı. Çok ihtişamlı bir açılış olmuştu: Übermaymunlar, fareler, kaplumbağalar ve daha bir sürü hayvan... Çevre esnafı bir petshop açıldığını sanmıştı, ama yanılıyorlardı. “Gerekli şeyler mi? Şuradaki köstebeğin ne gereği olduğunu söyler misiniz?” diye fikrini beyan etmişti bu esnaflardan biri. Uzun süre sonra anlaşılmıştı ki, tüm bu hayvanlar aslında açılışa gelen davetlilerdi. Amazonlar’dan da dev bir orkestra gelmişti. İnsan yiyen türden olduğu söyleniyordu. Papağan tüm olanlardan memnundu, her şey istediği gibi gidiyordu. Yeterli ilgiyi çektiğine inanıyordu. “Guuhk!” diye bağırmıştı o gecenin sonunda; davetlilerden bir alkış tufanı kopmuştu.
Papağanın gözleri yaşardı. Anılar, anılar... Hafızası güçlü olmuştu hep; türüne has bir özellikti bu. Gözlerindeki yaşları sildikten sonra, pirinç levhayı asılı durduğu çividen çıkararak tezgahın altındaki rafa koydu. O an, dikkatini bir şey çekti: Rafta kaleme benzer bir nesne duruyordu. Papağan ne olduğuna anlam veremedi. Çok da kafa patlatmamıştı buna doğrusu, çünkü nesne saf altındandı. İlgisini altının göz kamaştırıcılığından ayırabildiği vakit, nesnenin ne işe yaradığını çözmeye koyuldu.
İki parçadan oluşuyordu, kalınlığı da sabit değildi. Daha kalın olan taraftaki parçanın çevrilebilir olduğunu fark etti ve yavaşça çevirdi. Daha ince olan tarafın ucundaki yassı yüzey aniden sivrileşti. Şimdi elinde apaçık bir kalem tutuyordu papağan. Hemen bir kağıt buldu ve kalemin yazıp yazmadığını kontrol etmeye koyuldu.
Evet, yazıyordu altın kalem, ama papağan kalemin ucunun ardında bıraktığı her izin göz kamaştırıcı bir şekilde mavi mavi parladığını ve kısa süre içinde yok olduğunu fark etti. Ne tür bir mürekkepti bu kalemin içindeki? Papağanın gagası açık kalmıştı. İki gün önce yediği çember şeklindeki krakerler geldi aklına. Bir çember çizdi hızlıca. Fakat bu sefer parlak mavi izler kaybolmadı. Tam tersine, giderek daha kuvvetli bir şekilde parladılar; ta ki papağanın gözleri kamaşıncaya kadar. Papağan bir süre hiçbir şey göremedi.
Sonra, görme yetisini tekrar kazandığı vakit, kağıdın üzerinde çember şekilli krakerin durduğunu fark etti, şaşkın şaşkın baktı. Kaybolmasını umarak elini krakere doğru uzattı. Kaybolmayan krakeri ağır ağır kaldırırken, bir yandan da “Kaybolmüyur...” diye düşündü. Bir an şüphe etti, ama sonra onu gagasına attı. Bir o kadar gerçek ve lezzetliydi!
Hemen bir çember daha çizdi. Fakat bu sefer çember, ilk karalamalar gibi kayboldu. Bir anlam veremeden baktı papağan. Derken, bir şey geldi aklına. Biraz durdu ve kağıdın üzerine bir çember daha çizdi. Giderek daha fazla parlayan çembere bakmaması gerektiğini unuttu ve yine kısa süreliğine kör oldu. Gözleri eski haline döndüğünde, kağıdın üzerinde umduğu gibi plastik bir halkanın durduğunu görüp, sevincinden bir çığlık attı. Bir deneme yapmaya karar verdi: Kağıda “fıstık” diye yazdı acele etmeden. Yazı kaybolmadı; parlaklık giderek artmaya başladı. Papapan bu sefer gözlerini kapadı ve parlaklığın geçtiğini anlayıncaya kadar kapalı tuttu. Gözlerini açtığında, kağıdın üzerindeki normalden beş kat daha büyük, yeşil ve piramit şeklindeki fıstık onu pek şaşırtmadı. Gagasının kenarına hafif bir tebessüm yerleşti; gözleri parladı. Kalemi tutan elini bir kez daha kağıda uzattı ve şunları yazdı: Tekin, Emre Can, Kapak.
Giderek artan mavi parlaklığa, papağanın yükselen kahkaha sesleri eklendi. Bu seslerin kulaklarına çalındığı çevre esnafı, ürperdi...

Hiç yorum yok: