Önbakış: Ardı arkası kesilmeyen bir kombo silsilesi, enfes panik efektleri ve epik bir bitiş cümlesi... Bana bile “Vay be, ben mi yazmışım bunları.” dedirten bir yapıt.
Erdem’in satışına dair hâlâ somut bir intikam girişiminde bulunmayışımı fark ettikten sonra, bu gidişata bir “Dur!” demeye karar verdim. Yazacağım hikaye, temelini tamamiyle yaşanmış, bir olaydan alacaktı, ama abartı noktaları da olacaktı tabi(İkinci paragraftan sonra başlıyor).
Önceki hikayeye başlarken yaşadığım ilham sorununu bu hikayede yaşamadım. Tabi bunda, dediğim gibi Erdem’le aramızda geçmiş gerçek bir olayın üzerine kurulu olmasının payı da yok değil. Hatta bir diğer versiyonunu da daha sonra sevgili Özgen arkadaşımla yaşamış olduğum için, hikayenin sonuna “Erdem ve Özgen’e ithaf edilmiştir...” diye de not düşmüşüm. Ama Erdem tamam da, Özgen için biraz fazla haşin olmuş bu hikaye. :)
------------------------
Arkadaşının koluna vurarak, onun o sırada yemekte olduğu sandviçin yere düşmesine sebep oldu. Çocuk şaşkın bir ifadeyle ona bakakaldı; söyleyecek bir şey bulamadı bile. O ise açtı ağzını, yumdu gözünü. Suçun, arkadaşında olduğunu düşünüyordu. Ekmeği daha sağlam tutmalıydı düşürmemesi için. Ama tutmamıştı ve bu yüzden de suçluydu. Arkadaşı hakkında böye düşünüyordu işte. Çocuğun sanki her an, elindeki sandviç ekmeğini suyunu çıkarırmış gibi tutması gerekiyordu.
Düpedüz gerizekalılıktı bu yaptığı. Olan biteni idrak edememiş, kurbana daha ilkinin akabinde ikinci saldırıyı da böyle yapmıştı işte. Gariban çocuk ise, onun bugüne kadar olan türlü saçmalıklarına –bu ilk değildi- katlanmıştı, ama bu, çocuk için bardağı taşıran son damla oldu.
Şaşkınlığı bitip de kendine geldiği vakit, halen yanında vır vır konuşan ukala arkadaşına öyle bir şamar indirdi ki, çocuğun yüzünde beş adet parmağın izi çıktı; çocuk da az önce yere düşmesine sebebiyet verdiği ekmeğin yanına yapıştı. Sesi anında kesildi doğal olarak. Güzeldi bu; adam olma yolunda pasif de olsa attığı ilk adımdı çünkü.
Bakışlarını yavaşça yukarı kaldırınca, kendisine bakmakta olan çakmak çakmak gözlerdeki parıltıyı fark ederek ürperdi. Niyeyse bu, onda eski bir anıyı çağrıştırdı, fakat ne olduğunu tam olarak kestiremedi. Dehşete kapıldı, zaten bir gıdım olan mantığını da yitirerek yerden ayağa kalkıp, var gücüyle koşmaya başladı. Arkasından gelen şu söz ise, adeta kanını dondurdu: “Kaçabilirsin, ama kurtulamazsın!”
Şimdi, yüzündeki dehşet dolu ifade yanında, bir de avazı çıktığı kadar bağırıyordu koşarken... Bir anlamı yoktu attığı çığlıkların; “AAAA!”, “VEHÖHÖHEHEE!”, “..UĞOĞOOOĞOO!” gibi şeylerdi.
Aradan bir saat kadar süre geçti, ama o hala aptal aptal bağırarak koşuyordu. Hızını düşürmemişti bile, çünkü çok korkmuştu. GTA adlı bir oyunda, yapay zeka tarafından yönetilen yayaları andırıyordu. Yine de onlardan büyük bir farkı vardı: Bu yayalara etki eden yapay da olsa en azından bir zeka mevcuttu. Onda ise zeka kavramı hiçbir zaman yer etmemişti. Nasıl olup da bu güne kadar varlığını sürdürdüğü, birçok kişi için merak konusu olmuştu ve bu günden sonra da hep muğlak olarak kaldı; çünkü gerizekalı, kaçarken bir lavaboya düşüp boğuldu...
Kahpe Papağan Satınca Hikayeleri #3
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder